Yıldızların gökyüzünden sıkılıp dünyalıların arasına karışmak istercesine yeryüzüne yakın olduğu geceler, bilmelisiniz ki bir yerlerde kırmızı bir fare geleceğin şarkısını söylüyor…
Mavi beyaz çizgili atkısını, bir gemiyi dünyanın en ağır halatıyla limana bağlamaya çalışırcasına düzeltirken “Haydi gidelim!” dedi Mike. Gece onun için orada bitmişti ve tek istediği yatağındaki samanları kabartıp, rüyasında yıldızlarla dans edeceği derin bir uyku çekmekti. Zaten Nick yüzünden bu gece onlardan uzak kalmıştı, en azından rüyasında ışık saçan ilham perilerini görme fırsatını kaçırmamalıydı. Birazdan güneş doğacaktı ve Mike güneş doğduktan sonra uyursa başına gelecekleri biliyordu… Bunu bir kez denemişti ve bir daha denemeye hiç niyeti yoktu.
Ama Nick inatçıydı. Dün gece tam da bu sokak lambasının altında tanık olduklarının mucize mi felaket mi olduğunu ona ancak Mike açıklayabilirdi ve ne olursa olsun beklemek zorundalardı.
Hissettiği korkuyla karışık meraktan kurtulmak için her şeyi yapabilirdi. Hala bu garip olayın neden milyonlarca fareden herhangi birinin değil de onun başına geldiğini düşünüp, sinirleniyordu. Nick, merak etmekten nefret ederdi. Hayatının tahmin edilebilir olması onun için çok önemliydi. Sırf bu yüzden obsesif kompulsif kişilik bozukluğu olan kırmızı bir fare ile aynı evde yaşamayı, ‘Ölü Ozanlar Derneği’ni okuyup kendini ‘özgür şair’ ilan eden fazlasıyla maceracı kız kardeşi Luna’yla yaşamaya tercih etmişti. Halbuki yemek yapmayı bilen, içgüdüsel olarak onu mutlu etmek için elinden geleni yapacağından emin olduğu bir kızla yaşamak, gece boyu yıldızları sayan gündüzleri de yıldız haritaları çıkarıp ‘üç gün içerisinde kulakların donabilir, şapkanı unutma Nick’ gibi ‘keşke şifreli konuşuyor olsa’ dedirten kehanetlerde bulunan kırmızı bir fareyle yaşamaktan çok daha akıllıcaydı.
Bir gece önce olanlarsa Nick’in bir kez daha kendini bir ‘bela mıknatısı’ gibi hissetmesine sebep olmuştu. O ne yaparsa yapsın, sürprizler bir delik bulup hayatına sinsice sızıyorlardı.
Fırındaki işi bitmiş, tüm ekmekleri zengin fareler için kemirip onların narin çenelerine uygun yumuşaklığa getirmiş, paketleme için kullandıkları kese kağıtlarını tek tek delmiş ve ambarın ekmeklerin yeterince hızlı küflenmesini sağlayabilecek kadar nemli olduğundan emin olmuştu. Ustası Marcus’un piposunu temizledikten sonra önlüğünü çıkarmış, fırını kilitlemiş evin yolunu tutmuştu.
Eve vardığında Mike’ı yine günü yıldız haritaları çıkarıp kehanetlerine yenilerini ekleyerek geçirmiş olarak bulacağından emindi. Ne olurdu sanki bir kez de o eve gittiğinde yiyecek sıcak bir şeyler belki dolapta soğutulmuş bir beyaz şarap bir parça peynir belki biraz da üzüm olsaydı. Ama hayır, yıldızların gizemiyle aklını kaçırmış Mike’ın bunları düşünmesi imkansızdı. Nick ona defalarca yıldızların ışık saçan gök cisimlerinden başka bir şey olmadıklarını ve onları bu kadar uzaktan izliyor olmanın yüzyıllardır insan ya da fare hiçbir canlının kahrolası geleceği tahmin etmesini sağlamadığını anlatmaya çalışmıştı.
…
Merhaba kıçını sallayınca dans ettim zanneden kadınlar. Merhaba sürtününce mutlu olan erkekler. Merhaba, babası eğitimine binlerce dolar harcamış olmasına rağmen beeeeeen mesela uçarım mesela, kaçarım mesela gibi sözleri olan bir şarkıyla tatmin olabilenler. Merhaba ülkemin tüm yalnız ve gerizekalıları.
Ben bu akşam, kendimce sosyolojik bir tavır takındım.
Daha önce arkadaşlarımla beraber gittiğim, alkolden mi can sıkıntısından mı bilmem yine kendimce eğlendiğim birkaç yere tek başına gittim.
Ayık ve yalnızdım.
Ayık ve yalnızsanız ve etrafınızdaki herkes sarhoşsa yalnızlık o kadar da büyük bir dert olmuyor. Baştan söyleyeyim.
Bana bu yazıyı yazdıransa, gittiğim son mekanın asansöründeki çift.
Ben bu gece, buram buram soğan kokan bir adamı, Appolon’u öpercesine öpen bir kadın gördüm. Hayat artık benim için asla eskisi gibi olmayacak.
Evet, hepimiz ‘unutmak’ istiyoruz. Hafta boyunca yaşadığımız gerginlikleri, hayatın doğduğumuz anda bize yüklediği sorumlulukları, kalbi kırık öykülerimizi. Ama lütfen, soğan kokan adamları öyle öpmeyelim. Gerekirse içkimizi alıp, köşede duralım, yalnızlığımıza ağlayalım ama soğan kokan adamları öpmeyelim.
Ve ben merkezlilieri.
Ve ‘her kadında annemi arıyorum’cuları.
Ve kendimizden oldukça kısa olanları.
Ve, hayattaki tek amacı başkalarının hikayelerini dinlemek olanları.
Ve yanımızda başka bir kadınla telefonda konuşup “Hayatımda çok kadın var ama aslında kimse yok” dedikten sonra sırıtanları.
Ve “Sevgilimle olmuyor böyle”cileri.
Ve ‘ben kayıp bir ruha sahibim’cileri.
Ve kel, şişman ve kısa olduğu halde gerizekalı gibi dansedip, kendini özgüven sahibi sananları.
Ve annesine Ahmet’lere gidiyorum diyip evden çıkanları.
Ve bilumum kendini fazla kıymetli bulanları.
——-
Dünya nüfusunda ne oluyor, saat daha erken olsaydı kontrol eder öyle bilgilendirirdim ama görünen o ki Şehr-i Ala İstanbul’da kala kala ‘sevilmeye muhtaç’ kadınlar ‘sevmem ama çakarım’cı erkekler kalmış.
Kimin size ne yaptığı beni hiç ilgilendirmez ama bu gece gördüm ki adamların gözlerinde ‘şu bir-iki saat hızlı geçse de eve gitsek’ kadınların gözlerindeyse ‘o da beni sever belki’ cümleleri var.
——-
Bugün seyrettiğim ‘Safety Not Guaranteed’ de doğrular ki, her saçma insanın en az kendi kadar saçma bir başka insan bulma olasılığı, düşük, yüksek olarak değerlendirilemeksizin mevcut.
Lütfen, saçmalamayın.
Mutlu olma çabasıyla harcadığınız bu zaman ve enerjiyi, hiçbir şey yapamıyorsanız, okuma-yazma bilmeyenlere okuma-yazma öğretmeye, körler için sesli kitap okumaya, sokak kedilerine mama vermeye, annenize kazak örmeye falan harcayın.
Soğan kokan adamları öpen güzel kızlar görmek istemiyorum.
-selin
Dün aşkla kaleme aldığım bu güzide post’ta yaptığım kitleleri yanlışa sürükleyebilecek hatayla ilgili, önce gereken kontrolleri yapmadığım için google’dan sonra sevgili okurumdan ve en çok da tam solumda, her yirmi dakikada bir ‘Ömer Durak mı?’ sorusunu tekrarlamak suretiyle beni kınayan, gerçek bilginin cesur savunucusu İpek’ten özür dilerim.
Meğer Şebnem Ferah’la Ebru Gündeş’in kesişim kümesi Süha Yavuz’muş.
Ömer Durak Şebnem Ferah aşkı benim uydurmammış.
Kenan Erçetingöz’ün sakalı üzerine yemin ederim, bir daha google’a sormadan isim vermeyeceğim.
Eylül ayının başlarıydı. Kafamda deli sorular, damarlarımda Cumartesi gecesi, beynim tabanlarımda sıcak bir kahveye köle olacak tembellikte evde Justin Bieber besleme düşleri kuruyordum. Sonra oturdum şunları yazdım.
“Kırmızı şimdi sarıya dönüşmüştü. Aklıma çocukken oynadığımız ‘sıcak-soğuk’ oyunu geldi. Kırmızı sıcaktı, sarı daha az sıcak. Belki de beni renklerle yönlendiriyorlardı. Evde yaptığım sayısız deney birkaç ay önce sonuç vermişti, sağlam olsun, gerçekçiliği artsın diye ablamın çeyizinden çaldığım Jumbo marka kaşığı bükmeyi başardığım o akşamüstü, kendimi fırsat sitesinden aldığım thai masajıyla ödüllendirmiştim. Telekinezi insanı hem acıktıran hem de fiziksel olarak yoran bir şeydi.
Ne de olsa bükmeye çalıştığın şeyle bir oluyordun. O büküldükçe sen de bükülüyordun.
Biz insanlar, insanları da bükeriz. Bükerken büktüğümüz insanın yerine koyamadığımızdan kendimizi, bu bizi sadece acıktırır. Daha fazla bükmek ister, büktükçe büker, büküm büküm insanlarla dolu bir geçmiş yaratırız kendimize. Halbuki geçmiş ve gelecek aynın anda tezahür eder. Kendi bükük zombilerimizin, o çok önemli geleceğimizde yeri yok zannederiz.
Hiç hayatınız film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçmediyse bunların size bir şey ifade etmesi, sizin bükerken bükülebilme kabiliyetinizle doğru orantılı. Benim geçti. Sanırım 3 kez. Birinde benim işaretimle başlattı makinist filmi, ikisinde kendi rızam olmaksızın seyretmem gerekti. Sanmayın ki o anda üçüncü sınıf öğrenci filmi gibi ağır çekimde en mutlu anlarınızı görüyorsunuz. Aileniz, unutamadığınız eski sevgiliniz, ilkokul anılarınız, bebekken yediğiniz ilk çileğin tadı… Böyle beklentileriniz olmasın.
İnsan ölürken pişmanlık yaşamıyor.
İnsan, ölüm anının içini doldurabilecek bilgiye sahip değil.
Sadece gelecek tahayyüleri var.
Ölürken de gözünüzün önünden anlık gelecekleriniz geçiyor.
Anlatamadım.
Şimdi mesela o sabah kahvaltıda haşlanmış yumurta var.
Canınız katı çekti. Katı yumurtayı yerken gelecekte rafadan yumurta da yiyeceğinizin bilgisiyle dolar beyniniz.
Eğer katı yumurta sizin için sağlaması olan bir tercih değilse, o anda onun yerine rafadan yumurta yemeniz gerektiğinizi düşünürsünüz. Bu düşünce sizin kendiniz için öngördüğünüz gelecektir. Gelecek o ana karışmıştır. Ölürken gözünüzün önünden geçen katı yumurtanın nasıl da güzel olduğu değil, onun yerine rafadan yumurtayı tercih edip, ne kadar da leziz bir kahvaltı ettiğinizin hissidir. Yani ölürken yaşamayı tercih etmediğiniz, ama yaşasanız ne de güzel olacağını düşündüğünüz hayata veda edersiniz.
Bunun yerine kelime-i şahadet getirmek bazı kitaplarca öneriliyor.
Olmayana veda edeceğimize, olasılıkları değerlendirip, vaadedilen güneşli bahçelerin peşinatı olarak kelime-i şahadet, çok da kötü bir seçenek değil gibi.
Kaşık diyordum.
Büküldük biz kaşıkla. Sonra işte thai masajı. Üzerinden iki hafta geçti. Bir kartpostallık zaman.”
Kapım çaldığı esnada yeni bir tab açıyordum. Hayata yeni bir tab açmak, pratik karşılığı olmaksızın tekrarlamaktan vazgeçemediğim bir şeydi. Kimseyi beklemediğimden kapıyı açmadım. Kapıcı geleneğinin bir kalıntısı olarak, apartmana giremeyen herkes en alt katta oturan benim zilimi çalıyordu. Bu durumu küçültücü bulmadığımı bilmenizi isterim.
O ana dek,
Üç kelimelik cümelerde, beş kelimeliklere geçtiğim günden beri ‘seçilmeyi’ bekliyordum. Hareket eden herhangi bir taşıtın içerisinde “Ya burada ölürsem” düşüncesinin tetiği çekmesinin ardından, her seferinde, yanında kim olursa olsun, o anda ne yaşanıyor olursa olsun nasıl ölmek istediğiyle ilgili düşünen bir insanın, kaza oranı düşük bir yolculukla, paralel evrene geçmek istemesinin hazin öyküsüydü hayatım.
Tabi bir de tüm yabancılara kuşkuyla baktım. Arkadaşlarım, insanların kafa şekilleriyle ilgili obsesif yaklaşımıma gülüp geçseler de, en büyük ipuçlarını kafataslarında aradım. Uzaylıların bizden çok da farklı görünmediklerinden emindim.
Kapı ikinci kez çalıyordu. Apartman boşluğunun aydınlık olduğunu farkettim. Gözetleme deliğinden baktığımda,
Diz altı eteği, ipekli gömleği, solgun teni, açık kumral saçları, çilimsileri ve samimi sayılabilecek gülümsemesiyle bir kadın ve o kadınla sevişmediğinden emin olduğum bir adam vardı.
Pazar sabahı gözetleme deliğinden gördüğüm bu manzara karşısında tepkisiz kalamayacak kadar yalnızdım.
Kapıyı açtım.
“Günaydın, insanlık son günlerde çok kötüye gidiyor, kıyamet yaklaşıyor, farkında mısınız?” dedi kadın. Gülümsemesinden ödün vermeden.
Stresli olduğum anlarda kötü şakalar yaparım:
“Size de günaydın, ağzınızdan bal damlıyor.”
Bazı insanlar bu şakalara hazırlıklıdır, suyun yönü değişmez:
“Kıyamet yaklaşıyor, bizler Yehova Şahitleriyiz. Kıyamet korktuğunuz gibi bir şey değil. Bakın burada her şey yazıyor. Okuyun. Sormak istediğiniz bir şey olursa arayın. Sevgiyle beklerseniz, kıyamet sizi iyilikle buluşturacak.”
Üzerinde ‘Uyanış!’ yazan dergiciği aldım, ufak ufak korkmaya başlarken nezaketimi bozmadım.
Çünkü nezaket her ilginçliğin anası:
“Çok teşekkür ederim, şimdi ben gideyim uyanayım, sonra uygun bir anımda bu durumu sindireyim.”
“İyi pazarlar.”
Sonrasında hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Bu hikayeyi aklınızda tutun, yeri geldikçe üzerinden atlatacağım.
-selin

Bir süre önce birkaç ‘modaşinas’ ve bir e-ticaret gurusuna bildiğimiz ‘tişört’ kelimesinin, tüm içerikte öz be öz İngilizce haliyle, ‘t-shirt’ olarak kullanılmasının hata olduğunu şu iki temel noktayı anımsatarak anlatmaya çalışmıştım:
1- Anadili Türkçe olan bir ülkede yayın, satış ya da kullanıcıyla içerik yoluyla temas kuracak herhangi bir iş yapıyorsan, yabancı dilde kelimeden mümkün mertebe kaçınmalısın. Yazıldığı gibi okunmayan kelime tehlikelidir.
Örneğin, aynı anlama gelen Türkçe bir karşılığı olmayan ama moda temelli içerik yaratırken kullanmaktan kaçamayacağınız renk adları vardır.
‘Camel’ gibi.
Aşağıdaki cümleyi, İngilizce bilmediğinizi, bu kelimeyle ilk defa karşılaştığınızı varsayarak sesli okumayı deneyin:
Sezonun gözde rengi camel, en çok develere yakışıyor.
Yabancı kelimeleri, cümle içinde kullanırken tek tırnak içine almazsanız, başınıza bu gelir.
2- Özellikle e-ticaret’te hedef kitlenin, ülkenin, ürün çeşitliliğine erişim kısıtı olan bölgelerini yani Nişantaşı, Bebek ve Cihangir’den arta kalan kısmını da kapsadığını gözetmelisin.
Bunlara yanıt olarak;
“Tişört çok kıro bence! İlk defa duyuyorum böyle bir şey, hiçbir yerde de görmedim. Yani zaten kelime İngilizce, tişört yazarsak hiç İngilizce bilmiyormuşuz, kendimiz uydurmuşuz gibi olur, hiç fashion algısı olmaz” şeklinde bir kelime bulutuyla karşılaşmıştım.
Yukarıda gördüğünüz, google trends kaynaklı grafiklerde izlenebileceği üzere ülkemizde insanlar tişörte tişört diyorlar.
Erzurum’daysa tişört kelimesinin google’da aranma oranı yoğun olmasa da ölçümlenebilir miktardayken, ‘t-shirt’ kelimesinin esamesi okunmuyor.
Birçoğunuz bu grafiklerin benim üriner bir yarışa girmemin hastalıklı belgesi olarak burada bulundukları hissine kapılabilir fakat SEO konusunda biraz bilgi sahibi olan herkes ne demek istediğimi anlayacaktır. Bu sadece bir yazım yanlışı, anlatım hatası değil teknik olarak da lüzumsuzca yanlış bir tercih.
Bunlar da ikna etmediyse, sürekli değişen kurallarından dolayı %100 güven addedemesem de TDK benden daha kurumsal, orada da şansınızı deneyebilirsiniz.
Ayrıca lütfen yabancı kelime kullanınca insanların bizi Elton John’un yeğeni sandığı yanılgısından kurtulalım.
Let’s put hedefler for us!

Tarihe ‘kendinden alıntı yapan ilk muhabir’ olarak geçmek pahasına attım bu başlığı. Halbuki Cem Dinlenmiş, bu söylemdeki anlayışın zıttını temsil ediyor. Röportajları spotlarından çözmeye alıştığını bildiğim sevgili okur; bu kez neler olup bittiğini anlayabilmek için, tümünü okuman gerekiyor…
röportaj. Selin Aktaş / fotoğraf. Muhsin Akgün
Cem Dinlenmiş, Penguen okuruyla tanıştığında 20 yaşındaydı. O dönemde verdiği tüm röportajlar, haliyle ‘genç yaşına rağmen’ söylemi üzerine kuruluydu. Aradan beş yıl geçti. Yine genç, yine yetenekli ama artık ‘Bu çocuğa dikkat!’ klişesinden çok uzakta. Öte yandan ben bu röportajı onun işlerini bir kez daha övelim, başarısını kutsayalım istediğimden talep etmedim. Sadece, 20 yaşında gazetelere röportajlar vermeye başlamış, altı yıllık kariyerine popüler bir mizah dergisinde iki sevilen köşe; bir adet kitap (Penguen’deki aynı adlı köşesinden derlediği bir almanak olan ‘Her Şey Olur’), bir adet kişisel sergi, tişört tasarımından konser afişine, reklam filminden yastık illüstrasyonuna onlarca proje sığdırmış bir sanatçının kendini nasıl değerlendirdiğini merak ettim.
Aynı neslin çocuğu olduğumuz için gönül rahatlığıyla söylüyorum, yerinde olsam ‘Bir ada satın alıp, çalışmalarıma oradan devam edeceğim’ vitesinde sürdürüyordum hayatımı. Sanıyorum bu yüzden, sohbetimiz boyunca Cem’e “Sen ünlüsün artık, herkes çizgini tanıyor, adını biliyor farkındasın değil mi?” dayatmasında bulundum. Ama kabul etmedi.
Çünkü o, birçoğumuzdan farklı olarak ‘biri olma, bir şey olma’ çabasından uzak çıkmış yola. Ne olursa olsun heyecanla ‘sevdiği işi yapmaya ve peşini bırakmamaya’ devam ediyor… O kadar!
2006 yılı dolaylarında bir Perşembe günü, Penguen’in ‘Orta Dünya’ adlı köşesini okuyup dakikalarca güldükten sonra arkadaşlarına, ‘Otobüs böyle, Darth Vader var, kafası yanındaki adamın omzuna düşmüş, uyuyor pıh pıh, çok komik ya, görmen lazım’ zavallılığında ‘karikatür anlatmak’ zorunda kalan herkes için geliyor…
SEVGİLİ TUMBLR SÜREKLİ FONTLARI BOZDUĞU, METNİ DAĞITTIĞI İÇİN RÖPORTAJI BURAYA EKLEYEMEDİM. OKUMAK İSTEYENLER İÇİN DEVAMI BURADA: